Gdansk ve Pomeranya'da İlk Sürüş
Wawel isimli feribotla İsveç'ten Polonya'ya yapacağımız uzun yolculuk için gemiye öğleden sonra 4'te giriş yaptık . Gemi 6'da hareket etti. Hedef ertesi gün öğlen 12'de Gdansk'a varmak .
Daha önce bundan da uzun bir feribot yolculuğu yaptığımız için gece uyumanın önemini biliyoruz.
Aldığımız kamaralardaki diğer yerler boş kalınca otel odasından bile rahat bir gece geçiriyoruz.
Pencereli kamaralarda banyo tuvalet şarj konforu yapıyoruz.
Gemide Restaurant Cafe hatta disko bile var .
Ağırlıkla TIR'cıların kullandığı gemide Restaurantda denediğimiz lahana yemekleri hayal kırıyor.
Cafede Fransa Senegal maçını izliyoruz . Polonyalı sunucular Fransa ve Senegal'i karıştırmıyor.
Sabah ise kahvaltı akşam yemeğinden daha iyi geliyor . Tereyağ ekmek yumurta yeterli .
Yol boyunca Adanalı TIR emekçisi iki şoför arkadaşla sıkça denk geliyoruz . İsveç'e mal getirmişler Gdansk'tan mal alıp İstanbul'a dönecekler .
Birbirlerine emanet ettikleri TIR'ları ile 3 günde bu yolu geçiyoruz diyorlar. Selfiemizi eksik etmiyoruz.
Sabah saatlerinde Gemiye helikopterle kurtarma tatbikatı düzenleniyor . Helikopterler tepemizde uçuşuyor.
James Bond sahneleri ile askerler Gemiye iniyor. Bolca video çekiyoruz
Gemi Gdansk'a tam zamanında yanaşıyor. Jeneriklik fotoları eksik etmiyoruz.
Gemiye girmek kolaydı . Çıkmak göz korkutuyor. Tırların arasında bisikletleri bulmak değil yürümek imkansız .
İnsaflı bir görevli bize yardım ediyor .
Tırlar biraz ferahlayınca kendimizi hızla dışarı atıyoruz.
Açıkçası İsveç'ten sonra Polonya'da aynı bisiklet yolu konforu bulurmuyuz diye endişe duymuştuk .
Şehir merkezine doğru sürerken bunun yersiz olduğunu anladık. Özellikle Gdansk'ta gayet anlamlı bir
bisiklet hattı olduğunu anlıyoruz. Umarız arkası gelir.
Otelimizin önüne geldiğimizde bina bizi heyecanlandırıyor . Baltık Filarmoni orkestrasının yanında tam 400 yıllık bir binada kalıyoruz.
Üstelik bina eski şehrin tam içinde ve nehrin yanındaydı .
Tur için seçtiğimiz dönemin katkısı olsa da İstanbul'da iki kişi sade döner yenecek paralara kaldığımız otellerin fiyatları gayet mantıklı idi. Türkiye'nin ne kadar berbat yönetildiğini bir kez daha aklımıza getirdik .
Otelin nehre bakan restoranında ufak bir öğle yemeğinde gayet keyifli Asya mutfağı bulduk .
Eşyalarımızı bırakıp şehri yürüyerek keşfetmek üzere kendimizi sokağa attık .
Genelde bu tür nehirli kanallı şehirler bölgelerinin Venedik'i olarak anılır.
Bu şehir de bunu hak ediyor .
1939'da Almanların topa tutup %90 ını yıktıklarını anlamak imkansız .
Tabi ki binaların pırıl pırıl oluşu sonradan yapılan müdahaleyi açık ediyor .
Ama o kadar güzel renove edilmişler ki insan hayran olmaktan geri duramıyor.
Binaların bir kısmının üzerinde resimler kabartmalar var . Hepsi birbirinden güzel.
20 yıla yakın özgür şehir Danzig olarak var olan bu devlet statüsündeki şehrin ortak aklının hiç bitmediğini düşünüyoruz.
Yol boyunca her boydan öğrenci gruplarına denk geliyoruz . Belli ki yıl sonu yaklaşmış. Okul gezileri zamanı. Grup halinde düzenle ama eğlenmeyi eksik etmeden yürüyorlar .
Gezimiz turistik özellikler içerse de normalde kapalı alanlı gezmelere yüz vermiyoruz .
Dayanışma Solidarnocs için istisna tabii ki yapıyoruz .
Walesa ve diğer işçi önderlerine adanmış Lenln Tersanesi yanı başındaki bu binada komünizm deneyiminin sonuçlarını yakından görüyoruz .
Tabii ki mesele komünizm değildi . Onunla kendi diktatörlüklerini halka dikte eden elit yapılanmalar polit bürolar ayrıcalıklı kesimlerdi .
Papa 2. Jean Paul'un ve Abdi İpekçi'yi de katleden Bozkurt Ağca'nın da yer aldığı bu hikayenin özünde insanın özgürlüğü bir sorumluluk olarak hissedip hissetmediği yatıyor .
Walesa'nın 50 li yaşları bitmeden emekli olmasına şaşıyoruz.
Bizdeki bitmeyen koltuk sevdası ve oturduğu yerden kalkamama problemini yakından teşhis ediyoruz .
Dayanışma Sendika'sının asli talebinin özyönetim olduğunu okuyoruz. Sistemin işçilere özyönetimi layık görmediği bir düzene sosyalizm denir mi zaten?
Müzeden çıkıyor Lenin Tersanesi kapısındaki pubda birer bira içiyoruz .
Polonyalı eylemcilerin torunları metal dinleyerek keyifle oturuyor.
Biz 45 sene öncesindeki kitleleri hayal ediyoruz .
Walesa ve diğer işçi önderlerine adanmış Lenln Tersanesi yanı başındaki bu binada komünizm deneyiminin sonuçlarını yakından görüyoruz .
Tabii ki mesele komünizm değildi . Onunla kendi diktatörlüklerini halka dikte eden elit yapılanmalar polit bürolar ayrıcalıklı kesimlerdi .
Papa 2. Jean Paul'un ve Abdi İpekçi'yi de katleden Bozkurt Ağca'nın da yer aldığı bu hikayenin özünde insanın özgürlüğü bir sorumluluk olarak hissedip hissetmediği yatıyor .
Walesa'nın 50 li yaşları bitmeden emekli olmasına şaşıyoruz.
Bizdeki bitmeyen koltuk sevdası ve oturduğu yerden kalkamama problemini yakından teşhis ediyoruz .
Dayanışma Sendika'sının asli talebinin özyönetim olduğunu okuyoruz. Sistemin işçilere özyönetimi layık görmediği bir düzene sosyalizm denir mi zaten?
Müzeden çıkıyor Lenin Tersanesi kapısındaki pubda birer bira içiyoruz .
Polonyalı eylemcilerin torunları metal dinleyerek keyifle oturuyor.
Biz 45 sene öncesindeki kitleleri hayal ediyoruz .
Akşam Kushabia mutfağı deneyimlemek üzere bulduğumuz restoranda tam istediğimiz şeylerle karşılaşıyoruz .
Pomeranya bölgesinin yerel halkı Kushablar.
Garson bizle yakından ilgileniyor. Bolca şnaps içiyoruz.
Hesap yediklerimizle uyumlu.
Günlerden 16 Haziran ama Gdansk'ın bundan haberi yok . Bayağı üşüyoruz . Otele dönüp ertesi gün yapacağımız 80 kilometrelik sürüş öncesi dinlenmeye geçiyoruz.
Sabah 400 yıllık bir tahıl deposundan dönüşmüş otelimizdeki mükellef kahvaltı ile güne başlıyoruz.
Türkiye'de kurun düşük olduğu yaygarasının saçmalığını bir kez daha ifade etmek gerekiyor.
Bu insanlar bu fiyat düzeyleri ile hayatlarını sürdürüyor . Bizde kur yüksek olsa bunların yaşam düzeyi mi değişecek . Bizim fiyatlar aşağı mı gelecek. Özal zamanından beri ayrıcalıkla semiren döviz kazanan kesimler biraz aynaya bakmalı.
Otellerde kakavaltı bile yok artık .
Kahvaltı sonrası EuroVelo 10 Baltık Döngüsü ve 13 Demirperde rotalarının ortak kullandığı Pomeranya sürüşümüze başlıyoruz.
Hedef Almanya. Vatternrundan tamamlamış bisikletçiler olarak özgüvenimiz tavanda.
Yol ise bize %100 destek veriyor. Deniz kıyıları Ormanlar çayırlar arasında demir atları sürüyoruz.
Rüzgar zaman zaman sert esiyor. Go pro ile çekimler yapıyoruz. Puck kasabasında bir soluk veriyoruz.
Yol boyunca bizim gibi bisiklet gezginlerine rastlıyoruz. Çoğunlukla gençler ama farklı yaş grupları da var.
Sonunda neredeyse 90 kilometre sürüş ile konaklayacağımız otele varıyoruz.
Bu defa 400 değil 600 yıllık bir yerdeyiz . Müzeden aşağı kalmaz bir kalede konaklıyoruz. Eşyalardan başımız dönüyor. Hafif bir klasik müzik eşliğinde insanlar geniş salonlarda oturuyor.
Yol boyunca bizim gibi bisiklet gezginlerine rastlıyoruz. Çoğunlukla gençler ama farklı yaş grupları da var.
Sonunda neredeyse 90 kilometre sürüş ile konaklayacağımız otele varıyoruz.
Bu defa 400 değil 600 yıllık bir yerdeyiz . Müzeden aşağı kalmaz bir kalede konaklıyoruz. Eşyalardan başımız dönüyor. Hafif bir klasik müzik eşliğinde insanlar geniş salonlarda oturuyor.
Ufak bir dinlenme ardından yakınımızda restoran arayışına giriyoruz. Hedeflediğimiz restoran kapalı . Bir bakkalda yer soruyoruz ama İsveç'te herkesin bildiği İngilizceyi burada çok azı biliyor.
Bakkal kadının çocuğunun yönlendirmesi ile gittiğimiz restoranda mükemmel sonuç elde ediyoruz .
Müthiş domates çorbası yunan salatası ve tavuk ızgara yanında önceki gece de denediğimiz Kushab mantısı istiyoruz. Yemekler güzel ama her birine kondurulan taze menekşeler daha da güzel.
Yemekten sonra Bakkaldan nane limonlu bir şnaps alıp kalemizin bahçesinde içiyoruz .
Tam kıvamında bir içki .
Alkolü kararında.
Yorumlar
Yorum Gönder